Yalancı Tanıklar Kahvesi

2011-03-06 01:17:00

MERİÇ VELİDEDEOĞLU

14 Şubat günü, 2. Ergenekon Davası’nın “100.” duruşmasında eski Yarbay Mustafa Dönmez, savunmasını yaparken söz etti bu kahvelerden.
Çok az da olsa, kimi Anadolu kasabalarında, genelde adalet binalarının karşısında böyle kahvelerin bulunduğu dile getirilirmiş.
“Yalancı tanık” adayları bu kahvelerde oturup müşteri beklerlermiş.
M. Dönmez davadaki bu tür “tanıklar” hakkında konuşurken -bir ara- böyle bir kahveyi, bulunduğu yeri, “yalancı tanık”lık satışının nasıl yapıldığını, müşterilerle nasıl anlaşma sağlandığını düşünmekten kendimi alamadım.
Ama Dönmez’in: “Adalet, bir toplumun namusudur!” vurgusuyla “bu” davada “adalet” adına yapılan inanılması güç “hukuksuzluk”ların kaynadığı kazanın içine çekiliverdim.
M. Dönmez: “Türkiye, soyguncuların cumhuriyeti değildir!” diyor.
“Emniyet Teşkilatı’nın “hırsız polisleri var!” diye ekliyor:
“Bu durum devletin yüz karasıdır” vurgulamasını yapıyor.
Bu söylemlerini, değerlendirmelerini verdiği örneklerle ortaya koyuyor:
Evine arama için baskın yapan “polis”ler, “devlet”in askerine verdiği silahı, subay kuşamlarını ve “kılıç”ı da alıyorlar.
Üstelik arama sonunda düzenlenen tutanakta bunların da alındığı belirtilmiyor.
Dahası, bu durum iddianamede de yer almamış.
Oysa Dönmez gereken her yere başvuruyor; “kılıcını” istiyor; “Kılıcımı verin!” diyor; kendisine “25 ay”dır olumlu ya da olumsuz bir yanıt verilmemiş.
Peki bu durum, anayasasında “Hukuk Devleti” yazan bir devlet için “yüz karası” değil de nedir?
M. Dönmez bir de şunu söyledi: “Savaşta bile böyle davranılmaz; esir edilen subayın kılıcı alınmaz, kelepçe takılmaz...”
Bunu duyunca, Kurtuluş Savaşı’nda esir alınan Yunan Başkomutanı Trikopis’i, gel de anımsama!
Atatürk, çadırına getirilen Trikopis’i ayağa kalkarak karşılar; teselli eder ve kutlar; çünkü o gün başkomutan olmuştur Trikopis. Kılıcı yanındadır; Atina’daki ailesiyle haberleşmek ister, hemen telefon bağlanır. Türkiye’den ayrılana dek, kendisine konuk bir subay gibi davranılır.
Oysa Dönmez’in tüm silahları alınmakla kalınmamış, evindeki arama sırasında polis beğendiği eşyaları da almış, hem de yün çoraplara dek.
Dönmez alınanların neler olduğunu bir bir açıkladı ve ekledi: “Polis, soygun, talan yapmamalıdır; polis hırsız olamaz!”
Evinden alınanlar arasında daha başka neyin olduğunu da, “Sağlık cüzdanımı neden aldılar” diye sorunca anladık. Günlük yaşam için gerekli olduğundan, pek çok yere başvurmuş geri versinler diye.
Henüz(!), yani “25 ay”dır yanıt alamamış!
Ergenekon davasındaki tüm sanıklar gibi, M. Dönmez de “özel yaşam”ın en ince ayrıntılarına dek didik didik edilip sergilenmesini ağır bir dille eleştirdi; kuşkusuz çok haklı.
İddianameyi düzenleyen, “Cumhuriyet savcılarının cinsel konulara merak sararak belge oluşturması onların görevi midir? Bu ahlaki midir” diye sordu.
Hele kızına yazdığı “günlük”lerin belge olarak kullanılmasının “fevkalade ayıp” olduğunu üzüntüyle vurguladı.
Bu yapılanların, “evrensel insan hakları”na da “anayasa”mıza da aykırı olduğunu, duyan kulaklara, duyumsayan vicdanlara seslenerek belirtti.
Kuşkusuz anlattıkları, vurgulamaları, “insan gibi insan” olanı sarsacak boyutta.
Ama bitmedi, Dönmez sürdürdü konuşmasını; hemen hemen tüm Ergenekon sanıklarına yönelik suçlayıcı bir öğe olarak “kitap”ın, iddianamede yer almasının ne denli “maskaralık” olduğunu bir kez de o ortaya koydu.
“Kitap delil olarak ele alınıyor; Behice Boran’ın kitap haline getirilmiş doktora tezi suç belgesi sayılıyor; notlarım, A. Taner Kışlalı’dan aktarılmış alıntılar da delil olarak kabul edilmiş; babamın Cumhuriyet Gazetesi koleksiyonu da...” diye belirtiyor.
Ardından da yargıçlara: “Sizler böyle delillerin yer aldığı bu iddianameyi incelemeden mi kabul ettiniz?” diye sesleniyor ama yanıtı da kendi veriyor.
Şöyle: Bir yolcu iki büyük bavuluyla gümrükten geçerken, bavullarda ne olduğunu soran görevliye: “Kuş yemi” der, görevli de bavulları açtırır, tıka basa kaçak kol saatlariyle dolu olduğunu görünce: “Bunlar mı kuş yemi” diye sorar, yolcu da: “Ben önlerine koyuyorum, yerlerse...” diye yanıtlar.
İnsan, “gülmece ile acılanma”nın arasındaki kıl denli ince ama keskin mi keskin sınırı bütün varlığıyla duyumsuyor.
Ergenekon Davası’nın bir sanığının, kendisi hakkındaki iddianamenin daha “ilk” basamağında karşı karşıya kaldığı, hukuka güveni sarsan bu uygulamalar, hemen hemen her sanık için de geçerli.
Savunma yapan sanıkların ilk itirazları, M. Dönmez’in ortaya koyduklarıyla çakışır durumda.
Değerli okuyucular, hiç olmazsa “bir kez” duruşmalarda bulunmalısınız; bu, artık yurttaşlık görevini aştı, “insanlık görevi”ne dönüştü...
Cumhuriyet 25.02.2011

0
0
0
Yorum Yaz