SAVCININ AÇIKLAMASINI NASIL OKUMALIYIZ

2011-03-07 20:24:00

 

 

Toplumun dengelerini, adalet duygusunu, evrensel hukuk ve genel kabul görmüş demokrasi ilkelerini alt üst eden, özgürlükleri ve eşitliği budayan işlemlerden sonra, toplumu yönetmeye soyunmuş siyasetçilere konuyla ilgili sorular yönetildiğinde kalıplaşmış yanıtlar verilir. Gazetecilere, araştırmacı gazetecilere ve yazarlara yönelik son baskın arama, gözaltı ve tutuklamalarda da aynı açıklamalarla karşılaştık:
- Yapılanlar kanuna uygundur. Kanun dışına çıkılmamıştır.
- Konunun siyasal yönetimle ilgisi yoktur. Yargısal faaliyettir. Türkiye, kuvvetler ayrılığı üzerine bina edilmiş demokratik rejimdir. Kimse yargının tasarruflarından dolayı siyasal yönetime fatura kesmeye kalkmasın.
- Kimse yaptığı görevin sınırlarını aşmasın. Bazı yanlış işler yapılıyorsa, göz yumulamaz. Yanlış örgütlenmelerin ve hareketlerin parçası olanlar varsa onlara ayrıcalık düşünülemez. Terör örgütü üyeliği ve halkı kin ve düşmanlığa sevk iddiaları ciddiye alınmak zorundadır.
Bu açıklamaların her birinin yanıtı, “evrensel hukuk”, “demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri” ve “temel hak ve özgürlükler” içinde vardır; açık ve net olarak verilir. Ancak, hukuk teorisine ve anayasal ilkelere girmeden, toplumsal ve siyasal alan üzerinde verilebilecek yanıtlara da dikkat çekilmelidir. Aslında, toplumsal gerçekçilik de bu yanıtlarda kendisini gösterir. Sırayla ve kısaca açıklayalım:
- Kanun devleti hukuk devleti değildir. Kanuna uygun olan, hukuka uygun olmayabilir. Kaldı ki, kanunlar demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak yapılmadığı, diğer deyişle, çok partili sisteme karşın “tek parti” egemenliğinde yapıldığı sürece zaten hukuk devleti ilkeleri daha baştan ihlal edilmiş demektir. Her alanda adaletli hukuk düzeni öngörmesi ve yaşatması gereken hukuk devleti, ulusal egemenliği, tek parti yönetiminde bir siyasal iktidara ve onun politikalarına devretme amacına yöneldiği zaman, artık birey ve toplumun özgürlük ve eşitliğine hizmet ettiği söylenemez. Sadece, o siyasal iktidarın sığınılacak limanı olur, toplumun geri kalanını fırtınaya teslim eder. Örnek çok, ancak fazlasına da gerek yok; 12 Eylül militarist darbesinin daha “bir numaralı” bildirisi ile hukuk yarattığı, Hitler iktidarının Almanya’da kendi hukuku ile insanlık tarihini kana buladığı unutulmamalıdır.
- Hukukla oynandıktan sonra, yapılanları yargının sorumluluğuna bırakmak da inandırıcı değildir. Bu da sığınılan limanda, bir “iç liman” sığınmasıdır. Beğenilmeyen yargı kararları karşısında demediklerini bırakmayanlar, hukuku şekillendirmekle yetinmeyip, yargıya, Anayasa ve yasalarla karışıp, onu tüm yönleriyle yeniden yapılandırdıktan sonra, “yargının tasarruflarına karışmayız” diyebilmektedir. Bu, ekonomiye ve siyasete egemen olanların başvurdukları yöntemlerden biridir ki, bu konuda da hem Türkiye’den hem de dünyadan azımsanmayacak örnek verilebilir.
- Hem siyasette, hem de ona egemen olanların yarattıkları hukuk ile eylem ve işlemlerde görünürdeki gerekçeler ile gerçek gerekçeler arasında farklılıklar olması da topluma yabancı değildir. 12 Eylül darbesi, “ekonomi politik” amacı örtülerek, “farklı görüşteki gençlerin sokak çatışmalarına” bağlanmıştır. Hele hele, işin içine sözde “terör örgütü” sokuldu mu akarsular durur; halkı inandırmanın en kolay yolu bulunmuştur. Terör örgütlerine göz yumarak ya da örtülü olarak destekleyerek, teröre karşı strateji geliştirmek yeni yayılmacılık politikaları içinde tüm dünyanın gözleri önünde yaşama geçirilmiyor mu? Daha, baskın aramalar yapılmadan kimi basın yayın organlarında suç tanımına girilerek insanların açıkça suçlu ilan edilmesi karşısında, “masumiyet karinesi” anımsatılırken, siyasilerin de aynı anımsatmaya katılarak açıklama yapmalarına ise insan söyleyecek söz bulamıyor. Basın ve yayın emekçileri üzerindeki iddiaların, görünürdeki nedenlerine kapılmadan, gerçek nedenini görmek, gerçek nedeni de onların “toplumun nefesi” olmalarında aramak gerekiyor. Gerçeğin görülmesini istemeyenler, yaşanan ve yapılanlar üzerindeki sis perdesini açmaya çalışanlara da tahammül edemezler.
Sürekli vurguluyoruz, olaylara toplumun bütününden, üretim araçları ve ilişkilerindeki değişimden, egemenliği sahiplenen güçlerin yarattığı hukuk ve yargı anlayışından soyutlayarak baktığımız zaman, sadece bakmış oluruz; göremeyiz, sorgulayamayız, çözüm üretemeyiz.
1980’lerden bu yana dünyadaki neoliberal politikalarla özdeş politikalar üreten iç siyaset, topluma ve demokratik ilkelere karşın hukuk ve yargıyla oynarken, bu mirasa konan mevcut siyasal yönetim de yine emperyalist politikalarla uyum içinde hukuk ve yargı operasyonunu sürdürmekte ve bu yolla kendi varlığını da güvence altına almaktadır.
Egemen siyasetin sürdürülebilir kılınması için hukuk ve yargıyı başkalaştırdıktan sonra, sorulan her soruya, “kanuna uygun, biz karışmayız yargının görevi” yanıtı vermek de, siyasilerin ya da yandaş basının “masumiyet karinesi”ni ihlal etmesine göz yummak da, bu yanıtları ve yapılanları görmeden ve sorgulamadan kabul eden bir yaşam tarzı da toplumsal gerçekçilikle bağdaşmaz. Toplumu, siyaseti, hukuku ve yargıyı başkalaştırmanın, özgürlük ihlallerinin, olumsuzlukların ve adaletsizliğin sorumluluğunda, egemenler kadar, “kayıtsız koşulsuz” topluma ait olan egemenliği başkalarına teslim edenlerin payı olduğu unutulmamalıdır. Birileri başkalaştırarak yaparken diğerleri sesini çıkarmadan bakarsa, başkalaştıran hep kazanır.

Ali Rıza Aydın
Odatv.com

0
0
0
Yorum Yaz