İNGİLİZLER VE ŞERİF HÜSEYİN, TÜRK ASKERİ KABE'Yİ BOMBALADI D

2011-03-04 19:59:00

Bugün 02:02 Cuma1916 Haziran başında Medine Muhafızı Basri Paşa durumu şöyle özetlemektedir;

“Emir’in isyan ettiği tahakkuk etti. Mekke’de askere hücum edilmiş, çarpışma devam etmekteymiş. Bir kısım kıtalar, zabitler ve memurlar asilerin eline düşmüş, bazı karakollar mukavemet etmekte imiş. Vali Paşa Taif’dedir. İki gün evvel, Medine önündeki asilere Mekke’den beş yüz silah gelmiş. Cidde garnizonu denizden İngilizler tarafından bombardıman, karadan da asiler tarafından tazyik edilmektedir. Cidde’deki kuvvetimiz iki piyade taburu ile bir dağ bataryasından ibarettir. Cide bombardımanı 27-28 gecesi başlamış, düşman gemileri asilere her türlü yardımı yapmaktadır. Medine ile Mekke ve Cidde ile Mekke arasında haberleşme ve ulaşım kesiktir

 Suriye’den gelen takviye kuvvetlerle Fahreddin Paşa emir ve kumandası altındaki kuvvetler birleşir ve ‘Hicaz Kuvvet-i Seferiyesi’ adını alır. Mekke’ye sefer yapılması şarttır, şarttır ancak, öte yanda İngilizlerden kurtarılmayı bekleyen Mısır vardır, Süveyş Kanalı vardır. Ya Mısır seferinden vazgeçilip Mekke üzerine yürünecek ya da Mekke’den vazgeçilip Mısır seferi yapılacaktır. Enver Paşa ile Cemal Paşa Mekke seferinin yapılmasından yanadır. Uzun yapılan görüşmeler ve yazışmalar sonunda, şu karar verilir;

“Mekke seferi yapmak için en az yeni bir tümen lazımdır. Umumi vaziyet ise, eldeki ihtiyat kuvvetlerinin kesin neticeyi sağlayacak bölgelerde kullanılmasını gerektirdiğinden, Hicaz’da şimdilik müdafaada kalmak, mümkün olursa Yenbu hareketini yapmak…”

 Bu kararla Mekke seferinden vaz geçilir ancak Medine’nin müdafasına da karar verilmiş olur. Hicaz Seferi Kuvvetleri Kumandanlığı tarafından bu müdafaa yapılacaktır. Bölgedeki bu gelişmeler üzerine, Fahreddin Paşa’nın yerine bir başka komutanın atanması gündeme gelir. Kimin atanması gerektiği konusunda Cemal Paşa ile Enver Paşa arasında uzun yazışmalar yapılır. Cemal Paşa İsmet Paşa’nın atanmasını teklif eder ama Enver Paşa bunu kabul etmez, bakın yerine kimin atanması istenir, işte Enver Paşa’nın Cemal Paşa’ya verdiği cevap;

“Miralay İsmet Bey, gerek yaşının küçüklüğü ve gerekse 2. Ordu’da İzzet Paşa’ya olan yardımı dolayısıyla Fahreddin Paşa yerine Hicaz Seferi Kumandanlığı’na tayinini muvafık bulmuyorum. Bundan başka Fahreddin Paşa’ya kolordudan fazla bir ordu kumandanlığı yetkisi de verilmiştir. Bu yetkinin, kolordu kumandanlığına henüz geçmiş olan İsmet Bey’e verilmesi biraz erken olur. Binaenaleyh, Fahreddin Paşa’nın yerine, İtalya harbi esnasında Bingazi’de

 (Libya) bulunarak Arapları pekiyi idare etmiş ve Çanakkale’de iyi hizmet görmüş olan ve bugün 2. Ordu kumandanlığını vekâleten yapmakta bulunan Mirliva Mustafa Kemal Paşa’yı göndermek istiyorum. Bu husustaki mütalaanızı süratle iş’arını istirham ederim

Bu telgrafı Cemal Paşa hemen cevaplandırır ve bu atamadan dolayı müteşekkir kalacağını bildirir. Enver Paşa, Hicaz Seferi Kumandanlığına atandığını ve hemen hareket etmesini Mustafa Kemal Paşa’ya bildirir. Mustafa Kemal Medine’ye gitmeden önce Şam’a gelir ve Cemal Paşa ile görüşür.

Aynı gün Enver Paşa Hicaz’ın boşaltılmasını ve buradan elde edilecek kuvvetlerle Filistin cephesinin takviye edilmesini Cemal Paşa’ya iletir. Durum incelenir ve Medine’nin boşaltılmasının uygun olacağı kararlaştırılır. Karar verilir ancak bu boşaltma işlemini kim yapacaktır ve de nasıl?

Feridun Kandemir:

“…Esasen boşlatma ve çekiliş başlar başlamaz demiryolu boyundaki bütün Bedeviler, o zamana kadar sadık kalanlar da dahil ayaklanacaklar ve yağmacılık hevesiyle trenlere üşüşeceklerdi. Bundan dolayı kıtalar demiryolu ile gönderilemezdi. Yaya olarak gitmek zarureti vardı. Trenler ancak su, erzak, cephane, yaralı ve hasta taşıyacaklar, yaya giden seferi kuvveti, ağırlık gibi takip edeceklerdi. Kıtalar trenlerin önünde, iki yanında öncü, yancı, arkçı olarak gideceklerdi. Gündüz her taraftan ateş, akşama kadar muharebe, geceleyin kale nizamında kalmak, ertesi sabah tekrar yürüyüş, tekrar muharebe ve yüzlerce kilometre hep böyle çarpışa çarpışa yürünecekti. Altı yüz kilometre ateş hattı. Böyle bir hareketin harp tarihinde misali yoktu…”

 Enver Paşa, Medine’nin boşaltılması görevini Mustafa Kemal’e vermek ister. Ancak bu vazifenin şöyle bir zorluğu da vardır; şimdiye kadar müdafaa edilmiş olunan bu kutsal topraklar düşmana terk edilmiş olacaktır ve bu vazifeyi yerine getirmek kolay değildir. Enver Paşa’nın kasıtlı olarak, Mustafa Kemal’i gözden düşürmek amacıyla, bu vazifeyi verdiğini düşünen yazar ve araştırmacılar da vardır. Mustafa Kemal’in, şimdiye kadar müdafaa edenin boşaltma işlemini de yapmasının uygun olacağını bildirmesi üzerine, bu karardan vazgeçilmiş ve Medine’nin yeniden müdafaasına karar verilmiştir. Mustafa Kemal’in ‘Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanması ama görevi kabul etmemesi olayını, tarihçi, yazar Sinan Meydan’ın yaptığı araştırmalar da doğrulamaktadır;

“…I. Dünya Savaşı’na Çanakkale cephesinde İngilizleri ve Fransızları durduran, Doğu cephesinde Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri alan Mustafa Kemal Atatürk, 17 Şubat 1917’de Hicaz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na atanmıştır. Bu ordunun görevi, Arap Yarımadası’nı; Mekke’yi, Kâbe’yi savunmak ve Suriye’yi Medine’ye bağlayan demiryolunu elde tutmaktır. Fakat Atatürk’ün çok daha başka düşünceleri vardır: O, değil Hicaz’a asker sevk etmek, oradaki askerleri de alıp Anadolu ve çevresinde güçlü bir savunma hattı oluşturmak istemektedir. Atatürk, Halep’e giderek bu düşüncesini Enver Paşa ve Cemal Paşa’yla paylaşmış, ancak görüşleri dikkate alınmayınca görevinden istifa edip İstanbul’a dönmüştür

Gerek Sinan Meydan’ın, gerekse Bilal Şimşir’in araştırma sonuçlarıyla tarihçi Cemal Kutay’ın da bu konudaki araştırmaları birbiriyle örtüşmektedir;

“Ali Fuad Paşa: Mustafa Kemal Üçüncü Ordu Karargahında vazifeli idi, ben de hudutta, Karaferye’de, mıntıka kumandanı idim. Her hafta sonu Selanik’e gelirdim. O da zaman zaman bana gelirdi. Böyle bir akşamdı. Önceden hazırladığını bildiğim haritayı da beraberinde getirmişti. Bu, hasta adam Osmanlı’nın taksimini beklemeden, bizim, kan dökülmesine ve mukadder mağlubiyetleri beklemeden, şeklen sınırlarımız içinde olmasına rağmen, asla ve hiçbir zaman bizim olmamış toprakları terk etmeden sonra, temeli Türk olan bir devletin hudutlarını gösteriyordu. Yemen’i, Hicaz’ı, Filistin’i, daha sonra 1911’de beraberce giderek müdafaa ettiğimiz Trablusgarp’ı asıl halkına bırakıyorduk. Bugünkü Suriye’de olan Halep, Irak’ta olan Musul bizimdi. Makedonya, Oniki Ada, zaten o günlerde elimizde idi. Mısır gibi, hâkimiyeti nazarileşmiş yerleri halkına bırakıyor, ama 1878’de İngilizlere emanet ettiğimiz Kıbrısı’ı geri alıyorduk. Lozan’daki kayıplar dışında zaten İlk Misak sınırları bazı farklarla Karaferye’ye getirdiği haritanın hudutları idi

İnsan elinde olmadan düşünüyor: Mekke Şerifi Hüseyin’in Osmanlı’ya ihaneti göz önüne alındığında, bu ihanet yüzünden Mısır’da, Filistin’de ve Gazze’de verdiğimiz binlerce şehit ve ardından gelen yenilgiler akıllara geliyor. Hasta ve yaralı askerlerimizle, bin bir güçlük altında geri çekilişler akla geliyor ve bugün düşünüyor insan; Mustafa Kemal haklıymış, diyor.  O günkü koşulları içerisine kendimizi koyup düşünmek ve karar vermek elbet doğru değil, bu savaşın sonunu bildiğimiz için şimdi çıkıp bunu söylemek kolay geliyor bize ama doğru.

 Eğer ki daha ilk baştan, ordularımız kırılıp dökülmeden, dinç kuvvetlerle Şam-Musul hattına çekilmiş olsaydı eğer, Kut’ül Ammare’de İngilizleri perişan eden Halil Paşa ve ordusunu takviye edebilecek, Basra’yı İngilizlerin eline düşürmeyecektik, belki de, elde tutacaktık. Ya Özdemir Bey, Revazdiz kahramanı, tek başına kaldı Revandiz’de İngilizlere karşı, takviye edemedik,  Süleymaniye’yi geri alamadık. Musul’u elde tutamadık. Peki, ne oldu sonunda? Müslüman âlemin kutsal kenti Medine’yi savunmak için binlerce askerimizi şehit verdik biz, asla pişman da değiliz savunduğumuz için ama ne oldu? Müslüman âlemden gelen, hatta Yüce Peygamber soyundan gelen Şerif Hüseyin ihanet etmedi mi? Mekke’yi, en kutsal kentimizi, hiç savaşmadan, İngilizlere teslim etmedi mi? Medine’yi teslim etmedi mi? O’nun yüzünden Sina’yı, Filistin’i, Gazze’yi kaybetmedik mi? Yaşananları unutmamamız gerekiyor, hep ders çıkarmamız gerekiyor, tarihimizi bilmek gerekiyor, hem de çok iyi…

Bakınız Mustafa Kemal bu düşüncesini hangi strateji temeline dayandırıyor;

“ Askeri politikamız bir savunma politikası olmalı. Elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek eri sonuna kadar saklamalıyız. Memleket dışında da bir tek Türk askeri kalmamalıdır. İşte benim düşüncem bundan ibarettir. Bulunduğumuz mevki sebebiyle bunları tasvir etmekle vicdanım üzerindeki yükü atmış olduğuma inanıyorum

Medine’yi savunmakla birlikte, bir kısım kuvvetlerin, Filistin üzerine yürümekte olan İngilizlere karşı kullanılmak üzere, Filistin cephesine gönderilmesine, kutsal emanetlerin de her ihtimale karşılık İstanbul’a gönderilmesine karar verilmiştir. Bakın neler olur…

 Mekke Şerifi Hüseyin ve İngiliz Casusu Lavrens

İlk ayrılan, Şerif Hüseyin yerine atanan Şerif Ali Haydar Paşa olur. Ardından kutsal emanetler Medine’den çıkarılarak İstanbul’a gönderilir. Bu arada Medine müdafaası sürmektedir. Medine olduğu kadar Hicaz demiryolunun da güvenliği, buradaki kuvvetlere aittir. Yukarıdan takviye gelmemektedir, ancak kuvvet gönderilmesi için yapılan çağrılar çoktur. Yapılan kuvvet taleplerinden birine, o dönemin anlaşılması için,  verilen cevaplardan birisi şudur, Cemal Paşa’dan Medine Muhafızlığına;

“Zatıâliniz, Hilafetin eşsiz incisi olan Medine ile anavatan arasında en nazik bir bölgeyi bir avuç askerle müdafaa ediyorsunuz. Kuvvet ne kadar az olursa olsun, azim ve himmet o kadar çok olmak lazım gelir. Ve 4. Ordunun bugünkü durumu böyledir. 4. Ordu bütün hayatı kuvvetini Sina cephesinde İngilizlere karşı toplamak zorunda olduğundan iç ve kıyı bölgelerdeki kolordu kumandanları birer avuç askerle kalmışlardır. …En büyük düşman olan İngilizlere karşı Filistin hududunu kapayabilmek için, orada en ziyade kuvvetli olmak ve öteki bölgeleri birer avuç askerle sizin gibi büyük vatanperverlerin namus ve fedakarlığına bırakmak mecburiyetindeyim. Geçirdiğimiz bu müşkül günlerin hatırası, gelecek nesiller için en iyi terbiye mektebi olacak ve Türkiye, barış masasına oturduğu vakit Medine elimizde bulunursa, bu şerefte sizin de yüksek bir övünme hisseniz olacaktır. Sizin kahramanlığınıza benim itimadım vardır…”

 Mesajın kibarca dili şudur; size gönderecek takviye kuvvet yoktur, hepimiz aynı haldeyiz.

Şimdi size biraz da şu meşhur İngiliz casusu Lavrens’ten bahsetmek isteriz. Türk askerleri beş cephede çarpışa dursun, İngiliz casusu Lavrens de bu olayların başından beri işin içindedir ve Mekke Şerifi Hüseyin’in yanındadır.

 Ne yazık ki bu Lavrens bize, uyanık ve başarılı bir işbilir olarak tanıtılmıştır. Gerçeğin asıl bin kere daha acısı ise, bütün dünya kitaplıkları gibi bizimkiler de bu tür yayınlarla doludur. İngiliz milletinin ‘Arabistan’ın taçsız kralı’ adını vererek kendisi ile övündükleri Lavrens’in çeşit çeşit hatıraları ve ona dair her dilde yazılmış eserler, bizim kitaplıklarda da yer almaktadır. Örneğin bunlardan birinde, hem de bizim Matbuat Umum Müdürlüğü tarafından yayımlanmış olan “Ayın Tarihi” dergisinde, “Lavrens ile Arabistan’da” başlığını taşıyan tefrikada şu satırlar da vardır;

“Albay Lavrens küçük yapılı, sarışın, mavi gözlü bir genç adamdır. Oxford Üniversitesi mezunu ve eski eserlerle meşgul, şiirden de hoşlanan bir ilim adamı olduğu halde, cihan harbinde, Arabistan’da son derece cesaretiyle başardığı büyük işler, henüz cihanca meçhuldür. Lavrens pek mütevazi ve zerre kadar şöhret düşkünü olmaksızın, Arabistan’ın birbirleriyle geçinemeyen kabilelerini Türklere karşı pek tesirli bir hareketlerde bulunmak üzere, birleştirmeğe muvaffak olmuştur. Daha evvel birçok Sultan ve Halifeler bile bu işi başarmaya muvaffak olamamış olduğu halde, Lavrens Mekke Emiri’nin bedevi ordusunun başına geçti. Ve tıpkı Mareşal Allenby‘nin Filistin’deki Hıristiyanlarla Yahudileri kurtardığı gibi, o da milyonlarca Müslüman’ın yaşadığı Arabistan ile Arzı Mukaddesi Türklerden kurtardı

Yazık, Osmanlı’ya karşı Arapları kışkırtan ve Osmanlı’nın beş cephede savaştığı bir dönemde, bir de içeriden isyan çıkartan bu casusun bir kahraman gibi anlatılması, gerçekten yazık. Haklı olarak Feridun Kandemir şunu soruyor;

“…Medine Müdafaasını yapan, İngiliz casusu Lavrens’in kışkırttığı Araplara karşı can pahasına savaşan, Müslümanlarca kutsal olan Hicaz topraklarını son ana kadar müdafaa eden Fahreddin Paşa’yı Türk milleti tanıyor mu? Boyunu posunu, gözünün rengini bırakın, adı şanı ile kaçımızca biliniyor?..”

 

Haklıdır bize bu soruları sormakta, çok haklıdır Feridun Kandemir ama bunda bizim suçumuz yok, suçlu olan Türk tarihini bize öğretmeyen yöneticilerdir. İngilizlere karşı kazandığımız Kut’ül Ammare destanını yok sayan yöneticilerdir. Özdemir Bey’in Musul’da, Musul’u korumak için can siperane yapmış olduğu Revandiz harekâtını görmezden gelen yöneticilerdir...

 Lavrens’i özel bir kişilik olarak görmek değil, İngiliz siyasetinin bir aracı olarak değerlendirmek gerekmektedir. Orta Doğu bir savaş alanıdır. Bu alanda bir yanda Hicaz demiryolları, öte yanda petrol vardır. Sadece bu da değil, Süveyş Kanalı’ndan başlayıp Hindistan’a giden ticaret yolları vardır. Lavrens tüm bu düğümleri çözmesi için görevlendirilmiş bir casustur;

“ 1916 başında, Mısır’ın askeri açıdan tam güvenceye alınışına kadar İngiliz politikası Yakındoğu’da saldırgan olmaktan çok savunmacı ve Türk saldırılarına karşı ilgiyi başka yöne saptırıcı olmuştur. 14 Kasım 1914’te İstanbul’da Cihad-ı Ekber ilanı, İngiltere’yi en korktuğu olayla karşı karşıya getirdi: Panislam hareketinin bütün Müslümanları harekete geçirmesi ve Mısır’la Hindistan’ın ayaklanma olasılığı… Basra’nın işgali ve Bağdat’a doğru İngiliz-Hint ordularının ilerleyişi aceleyle hazırlanmış, Cihad heyecanını kırmak ve İran’daki petrol kaynaklarının Türklerin ve Almanların eline geçmesini önlemeye yönelik bir girişimdi. Şii kutsal bölgelerini Hindistan’a bağlamak da, Sünni Cihadı’na karşı etkili olabilirdi. Kasım sonu ve Aralık 1915’te Türkler, Medine, Şam ve Kudüs’te Cihad toplantıları yaparken, İngilizler bunun Süveyş Kanalı’nı ele geçirip Hindistan’ın bağlarını koparmak ve Mısır’la Hindistan’da ayaklanmaları kışkırtmak için hazırlık olduğunu anlamışlardı bile. Nitekim Ocak-Şubat 1915’te Türk orduları Birinci Kanal Seferi’ni yaptılar, fakat başarısız oldular. Buna karşılık İngiliz ve Fransız donanmaları Şubat-Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nı zorladılar. Eğer orasını aşıp İstanbul’a el koyabilselerdi, Osmanlı devleti Cihad’ıyla birlikte gündem dışı kalır, Rusya’ya yardım kolay yoldan yapılabilir, böylece Almanya ve Avusturya ablukası gerçekleştirilmiş olurdu

İngiliz casusu Lavrens, İngilizlerin gerek Basra’ya yaptığı çıkarmada, gerekse kanal harekâtında ve gerekse bu iki harekâtın başarıya ulaşabilmesi için, Şerif Hüseyin’i kışkırtarak Osmanlı’ya karşı içeriden bir Medine-Mekke cephesinin açılmasında, başından sonuna kadar olayların içindedir. Lavrens, başlangıçta, Mısır’dan İran’a kadar bütün coğrafyada arkeoloji alanında bir meraklı olarak dolaşmıştır. Birinci Dünya Harbi öncesinde Mısır’a giderek, İngiltere’nin Mısır’daki Fevkalade Komiseri Lord Gicner’in karargâhında bir süre çalışmış ve oradan İngiliz casusluk teşikilatına girmiştir. Hicaz’da, Şerif Hüseyin isyan ettiği 1916 yılında Kahire’de bulunan Lavrens, isyancıların Cidde ve Mekke ile çöle hakim vaziyete geldiklerini öğrenince, Cidde’ye gelerek Şerif Faysal’la irtibata geçmiştir. Bu ilişki, ABD’li yazar Louvel Tomas’ın ‘Lavrens’le Arabistan’da’ isimli eserinde şöyle anlatmaktadır;

“Lavrens Şark’ta adet olduğu gibi hoşbeşden sonra, Faysal’a birden bire şu suali sordu; Ordunuz ne zaman Şam’a girecek? Faysal bu soruya üzüntü ile şu cevabı vermişti; Allah büyüktür ama şimdiki halimizle Şam kapıları bize kapalıdır. Bundan sonra yapsak yapsak, Medine’ye hücum edip bu şehri Türklerin elinden kurtaracağız..”

  Bu noktadan sonra Lavrens, bütün gücüyle Arapları Osmanlı’ya karşı örgütleme işine koyulur. Bu geniş çöl dünyasında ‘Arap kabilelerini tek ordu hailinde birleştirilebilirse eğer, Osmanlı hem Hicaz’dan hem de Filistin’den çıkarılır ve bu şekilde, İngiliz harekâtı desteklenmiş olur’, diye düşünmektedir. Ancak bu bedevilerin düzenli ordu haline getirilmesi oldukça zordur. Bu nedenle bedevileri küçük küçük guruplar halinde, vur-kaç taktiğiyle, bir nevi çete savaşını sürdürecek şekilde tertiplemek amaca daha uygundur. Önce kıyı şeridindeki küçük limanları, Yenbu ve Elvecik gibi, ele geçirerek Osmanlı askerinin tek ulaşım yolu olan Hicaz demiryolunu tehdit etmek, Türkleri Medine bölgesine hapsederek muhasara altına almak daha uygundur düşüncesiyle,  1916 Ekim ayında işe koyulur. Bu arada Enver Paşa Mekke seferinden vazgeçmiş, Medine’nin müdafaa edilmesine karar vermiştir...

Hicaz demiryolu, Medine’deki Osmanlı kuvvetlerinin kontrolündedir, ancak kuvvet yetmemekte ve yapılan takviye istekleri karşılanamamaktadır.

 Bu zorluklar içinde 1917 yılına varılır. Kızıldeniz’deki İngiliz donanmasının desteğiyle, Şerif Faysal kuvvetleri Elvecih Limanı’nı ele geçirir. Elvecih, Suriye’yi Hicaz’a bağlayan demiryolunun yanını, yani Osmanlı ordusunun yan ve gerisini tehdit eden önemli bölgedir. Bu limanın İngilizlerin ve Arapların eline geçmesiyle, Osmanlı’nın yan ve geri emniyeti tehlikeye düşer. Elvecih’ten sonra, Ziba ve Moblih iskeleleri boşaltılır.

 

 Buralardaki Osmanlı kuvvetleri demiryolu boyunca dizilmiş olan diğer kuvvetlere katılır. Kızıldeniz kıyısıyla Hicaz demiryolu arasındaki topraklar Arapların elindedir ve sonradan boşaltılan bölgelerdeki aşiretler de yalnız kalmıştır. Lavrens ve peşindekiler, kuzeye yönelerek Akabe’ye doğru ilerler. Her geçen gün isyancılara katılımlar artar. Akabe’den sonra hedef, Hicaz demiryolunu tahrip etmek ve Medine’yi müdafaasız bırakmaktır. Bu amacı Lavrens şöyle anlatır;

“Bizim amacımız Medine ve Hicaz demiryolundaki düşmanı yok etmek değildi. Biz aksine istiyorduk ki, Osmanlı ordusu Medine’yi ve kutsal toprakları korumak için, Sina’da İngilizlere karşı tertiplenmiş olan kuvvetlerinin bir kısmını Hicaz’a kaydırsın, böylece İngilizler karşısında zayıf düşsün. Sadece askerlik açısından düşünülürse Medine’nin zaptı bizim için faydasızdı. Medine’deki Türk kuvvetlerinin bize zararları yoktu. Onlar mukaddes şehri savunmakta idiler. Mukaddes şehri savunabilmek için, Hicaz demiryolu savunuluyor ve işletiliyordu. Medine düşerse, artık demiryolunu savunmaya hacet kalmaz, boşaltılır ve bu hattaki bütün güçler Sina’daki İngiliz kuvvetlerine karşı kullanılırdı. Amacımız bunu önlemekti

Bu arada Şerif Hüseyin boş durmaz, isyana katılmamış Arapları yanına çekmek için, her tarafa duyurular gönderir, Osmanlı askerini kötüler ve halkı Osmanlı’ya karşı isyana çağırır, üstelik kutsal dinimizi kendi şahsi ve siyasi emellerine alet ederek. İşte Şerif’in duyurularından bir örnek, hem de Murat Bardakçı’dan yapılmış bir alıntı ile;

 ‘...İttihadçılar, yaptıklarıyla yetinmeyerek Allah'ın kitabını da tahrif etmeye kalkıştılar. İstanbul'da yayınlanan ‘İçtihad' gazetesi sultanın, sadrazamın, şeyhülislámın, vezirlerin ve parlamanterlerin gözleri önünde peygamberimize hakaret etmekten çekinmedi. Kur'an'ın áyetlerini, özellikle miras hukukuyla ilgili hükümlerini bozmaya cesaret etti. Yaptıklarını káfi görmeyen İttihadçılar, İslam'ın beş şartından biri olan oruç tutmayı da ortadan kaldırmak istediler. Mekke'de, Medine'de ve Şam'da bulunan askerlere Ramazan ayında oruç tutmamaları emredildi. Bütün Müslümanların yanısıra yabancılar da bu durumun şahididirler.
...Mekkeliler'in hayatlarına ve şereflerine karşı yapılan saldırıları protesto maksadıyla düzenledikleri bir gösteride, İttihadçı bir kumandanın emriyle halkın üzerine ve Kábe'ye top ateşi açıldı. Kutsal Hacer-i Esved'in bir ve üç metre ilerisine iki mermi düştü. Kábe'nin örtüsü, bu mermiler yüzünden alev aldı. Vaziyeti gören halk ateşi söndürmek için Kábe'nin üzerine tırmanmaya çalıştığı sırada askerler topları yeniden ateşlediler ve masum halktan birçok kişi şehid oldu. Halk günler boyu Harem-i Şerif'e giremedi ve Kábe'de namaz kılınamadı. Hicaz halkı işte bu gibi sebeplerle ve İslam'ın geleceğini böyle kişilerin ellerine bırakmamak düşüncesiyle artık bağımsızlığını ilán etmeye karar vermiştir. Gücünü imanından ve kahramanlığından alan halkımız, yeni kahramanlıklarını tarihin sayfalarına altınla nakşedecektir! 26 Haziran 1916”

 10 Eylül 1916’da yazdığı bir başka mektup;

“...İktidarda bulunan İttihad ve Terakki, savaş bahanesiyle halkın üzerindeki baskılarını daha da arttırdı ve koskoca imparatorluk bu diktatörlerin şeytani emellerine alet edildi. İttihadçılar'ın liderlerinden olan Cemal Paşa, Şam'da canının istediği kişiyi asıyor yahut vurduruyor. Orada açtığı bir gece kulübünde Şam'ın önde gelen ailelerinin kızlarını hizmetkár gibi kullandırıyor. Skandallarla dolu bu içkili umumhanede toplu seks partileri düzenleniyor ve Paşa subaylarına kendisine refakat etmelerini emrediyor. Verilen demeçlerde dini ve milli duygularımıza hakaretler ediliyor. Cemal Paşa'nın bu davranışları İslam dinine, Türk ve Arap ádetlerine saygısızlığın tam bir örneğini oluşturuyor. İşte bu yüzden, İslam dünyasındaki bütün kardeşlerimi bu yıkıcı, bozguncu, aptal ve alçak kişilere itaat etmemeye çağırıyorum. Allah'a itaat etmeyenlere itaat edilmez!...”

 Şerif Hüseyin’in bu bildirilerinde kullanılan ana temalarla, bugün kod adı Ergenekon olan soruşturmada kullanılan; ’Türk Askeri Fatih Camiini bombalanacaktı’, ‘ Askere kışlada oruç tutturmuyorlar’, ‘ Namaz kılan Türk Ordusu’ndan atılıyor’, ‘ Bunlar sarhoş, içki içiyor’, ‘Mehmetçiği uşak gibi kullanıyorlar’ gibi konulara vicdan ile baktığınızda, neredeyse birbirinin aynı olduğunu görmememiz için gözlerimizin, yüreğimizin ve inançlarımızın kara olması gerek, hem de kapkara…

 

Erdal Sarızeybek

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz